Arama Motoru
Kategoriler
Müzik Köşesi
Resim Köşesi
Mart
2014
15
AHLAK KAVRAMINA BİR NOT.
etiketler: AHLAK, TİN

bir nihilisti ikna etmenin daha mutedil yolu, ondan hiçbir ahlak kanununun olmadığı veya bizim alışkın olduklarımızın tam zıddı kanunların olduğu bir tasavvur etmesini istemektir. Ona ayrıca kötü huyun, ahde vefasızlığın, yalanın, gıybetin, hırsızlığın, soygunun, şiddetin, silahlı saldırının, nankörlüğün, dönekliğin, kargaşa ve kaosun kural olduğu ve tercih edildiği, hatta bunların zıtlarından, -iyi alışkanlıklar, ahde vefa, doğru sözlülük, dürüstlük, zarafet, sadakat, başkalarını kollama, barış, düzen ve sosyal dayanışma- daha fazla tercih edildiği bir toplumun (veya bu toplumdaki fertlerin) var olmayı ne ölçüde başarabileceklerini, ya da var olmayı ne kadar sürdürebileceklerini tasavvur etmesini isteyebilirsiniz.”(H.HAZLİTT, ahlakın temelleri, liberte yayın, sayfa: 12).

 

Problemsiz bir yaşam düşünülemeyeceği gibi, ahlaksız bir dünyayı da düşünemeyiz. Kuralsız bir mutluluk düşünülemeyeceği gibi, özgürlüğü içermeyen bir kural da düşünemeyiz; söz gelimi en katı bir disiplinler yığını olan askeriye, özgürlüğün başlıca teminatıdır. İnsanın “aklı başında olmayanlar” hariç tümü, ahlak kurallarından masum değildir, çünkü “ahlak kuralları” en başında çok temel iki konuyu içerir; haz ve acı. Bunlardan herhangi birine muhatap olamamış bir insandan söz edemeyiz. Eğer, bir kişi “hazzı ve acıyı” aynı anda yaşıyorsa, problemli biridir ve psikolojiden sorumlu alanlara sevk edilmelidir. Ama bir kişi bu her iki başlıktan birine mutlak olarak da sahip olamaz. “problem çözmek” mutluluğu elde etmek değildir, hazzın mutluluğumuza engel olmasını gidermektir. Ne “çileciler” (şu dağlara çıkan züht peşinde koşan, insandan kopuk olanlar) ne de “hazcılar” (EPİKÜRCÜ ruhsal ya da tinsel duygulanımları materyalist bir devinimle savunanlar)  bu evrende genel bir yaşam taslağına sahip olabildiler. Ahlak kuralları “yaşamın doğrudan sorunlarına” gelen cevapları içerir, çünkü yaşam teorilerle biçimlenemez ama pratik, teorilerle çözümlenebilir. Din, pratik olarak ahlaktan ayrılır, çünkü dinsel pratikler yasal koşullardan türetilir. Örneğin dinin hemen her türünde var olan “günah” yargısı ahlakın da temelini oluşturur, söz gelimi “suç” ahlaki olarak dinsel bir üretimdir, ama ahlakın toplumsallaşması sekülerleşmeyi doğurarak dinden ayrı bir disiplin olarak ortaya çıkmıştır. Örneğin bir kimse hız yaptığı için trafik cezası aldığında bu kişi suç işlemişse de günahkâr biridir denmez. Fakat hız yaptığı için birinin ölümüne neden olursa bu yüzden günah işlemiş olur.  Aynı şekilde adam öldüren kişinin fiili sabitlenmedikçe suçlu değildir, ama günahkârdır. Sekülerlik ile dinsellik kesin bir ayrıma sahip değildir, ama ayrımı sağlayan şey farklı toplumsal yapıların varlığıdır. Dinsel yasalar her topluma karşı aynı çıkış noktasına sahiptir, örneğin zina Afrikalı için neyi içermişse bir İngiliz Müslüman için de aynı şeye karşılık gelir. Oysa “ahlak”, yani seküler tarafıyla dinsel çıkarım, toplumlardan topluma farklılık gösterebilir. Ahlakı da seküler kılan özelliği bu göreceli oluşunda yatar.  

 

İş ahlakından politik ahlaka, toplumsal ahlaktan kültürel ahlaka kadar birçok başlıklarla incelenen bu kavram (ahlak), insanın varoluş sürecinin ana temalarından birisidir. Çünkü insan için yegâne istem maddi gerekçelerini karşılamak olmamış, ayrıca “manevi” denilen ve birçok alt başlıklara ve anlamlara sahip olan bu “içsel” doyumuna da çare aramıştır. Dürtülerle dolu olan, istemlerle ilerleyen, diyalektikle gelişen, çatışmalarla ayrımlaşan “metafizik dünya”, ahlakın da kurgusal bir alanı olabilmiştir.  

 

Antik yunan da etik kavramı, toplumsal iyi ile karşılanırken, Aristo için iyinin önceliği devlete mal edilir. Bireyin iyi ile olan temasını, Aristo, amaçsal bir yaklaşımla karşılar. Erekbilimsel bir yaklaşıma sahip olan Aristo etiği, politika bilimini konuya/ahlak bir başlık olarak dâhil eder.

 

“belli bir eylemin yöneldiği bir erek, bir başka ereğin aracından ibaret olabilir; ama bu dizinin bir sonu olmalıdır. Her eylem kendinde değerli olan nihai bir ereğe sahip olmalıdır ve Aristo tereddüt etmeden tüm eylemlerin nihai ereğinin aynı olması gerektiği sonucuna varır. Bu nokta da iki soru ortaya çıkar; bu erek nedir ve onu hangi bilim araştırır? İkinci soruyu yanıtlamak kolaydır; hangi bilimlerin ve kim tarafından incelenmesi gerektiğini belirleyen, politika bilimidir. Strateji gibi en değerli sanatlar, politika bilimine tabi olmalıdır. Politika bilimi bize neyi yapıp neden kaçmamız gerektiğini söyler.”(D.ROSS, Aristoteles, kabalcı, sayfa: 294-95).

 

ahlaki faaliyet insanın kendisine bir hayat kaidesi empoze etmesi, mümkün olan birçok hareket tarzından iyi olarak telakki ettiğini seçmesi, bencillikten ve kötü davranışlardan kurtulmasına uyan bir tutumdur. Bu onda bir mecburiyet ve vazife duygusu uyandırır.

Ahlak bütün devirlerde mevcuttu. İnsanlık tarihi boyunca büyük önemi de göstermiştir. Bu duygu aynı zamanda zekâya, estetik ve dine bağlıdır. Bize iyiyi kötüden ayırt ettirir ve iyiyi kötüye tercih ettirir. Yüksek derece de medeni olan insanda zekâ ve irade bir tek ve aynı fonksiyondur. Bunlar bizim hareketlerimize ahlaki değerlerini verirler.”(A.CARREL, insan denen meçhul hayat yayın, sayfa;101).   

 

Toplumsal değişimlerle “ahlak” kuralları arasında ki temel ilişki, değişimin ve dönüşümün doğrudan etkisi altına aldığı ahlakın, değişen toplumsallık içinde ki hazırlayıcı gücüdür. Ahlak, bireyi, topluma hazırlarken, birey dönüşen toplumun yasal gerekçelerine karşı hazırlıklı konuma gelir. Demokratik bir toplumun elde ettiği kazanımlarını ayakta tutmak için yasaların gücü yetmez; çok daha önemli olan bireyin bu kazanımlar tarafından yoğrulmasıdır. Pedagoji bu konuda temel bir etki gücüne sahiptir. Çocukların zihinlerinde meydana gelen değişimler ile toplumsal değişimler karşılıklılık içermelidir. Birey eğer ki yetişme tarzı ile üyesi olduğu toplumunun “değerlerinden” uzak bir alanda, soyut bir varsıllık içinde yetişirse, realiteden kopar ve gelişimiyle “yabancılaşır.” Durkheim bu konuya özenle dikkat çeker.

 

bütünüyle akılcı bir ahlak eğitimi yalnızca mantıksal açıdan değil aynı zamanda tarihsel gelişmemiz açısından da zorunlu bir görünüm arz etmektedir. Eğitim sürecinin çok kısa bir zaman içinde bu yönde gösterdiği ilerlemenin şeylerin doğasında kimi değişikliklere yol açması kaçınılmazdı. Aslında bu gelişme tarihin başlangıcından günümüze kadar aşamalarla gerçekleşmiş bir sürecin sonucudur. Eğitim yüzyıllardan bu yana laikleşmektedir. Zaman zaman ilkel toplumlarda ahlak olmadığı söylenmiştir. Oysa bu tarihi bir yanılgıdır. Ahlakı olmayan bir toplum yoktur. Yalnızca onların ahlak anlayışları bizimkiyle aynı değildir. İlkel toplumun ahlak anlayışı temelde dine dayalıdır. Bununla söylemeye çalıştığım şey bu düzende insanların birbirilerine karşı olan görev ve yükümlülüklerinin tanrılarına karşı olduğundan çok daha az olduğudur. Temel yükümlülükler; diğer insanlara saygı duymak, yardım etmek, korumak değil; ritlerin kusursuz bir şekilde yerine getirilmesidir. Tanrılara karşı olan borçların ödenmesi ve hatta onların şerefine kendini feda etme şeklindedir. İnsanların uyması gereken ahlak kurallarıysa oldukça kısıtlı sayıda ilkeden ibaret olup, uyulmaması durumunda hafif cezalara çarptırılma şeklindedir. Bu toplumlar hakkında henüz ahlaki yaşantının başlangıcında oldukları söylenebilir. Antik yunanda bile cinayet, diğer suçlarla karşılaştırıldığında, tanrılara karşı işlenmiş günahların yanında çok hafif bir cezai yükümlülük getiriyordu. Bu koşullarda ahlakın kendisi gibi ahlaki eğitimde temelde dine dayalı olmak zorundaydı…”(E.DURKHEİM, ahlak eğitimi, sayfa;28-29, say yayın).

 

Ahlak ilmi bilimsel bir dizgeye sığmayacak kadar değişkendir, o gerçek anlamda pratik bir olgular alanında hüküm sürebilir. Onunla ilgili bilgi türünde “genel-yaklaşımlar” daha etkin rol oynar. Ahlakı sınıflandırmak yerine, sınıfların ahlaklaşmasından söz etmek daha anlamlıdır; çünkü genel ile tekil arasındaki ilişkiler olgular üstünde daha paylaşımcı olurlar.

 

 

  • Kategori: Teoloji
  • Saat: 15 Mart 2014 - 03:04
Şubat
2013
14
FELSEFE, TEOLOJİ, DOĞA,
etiketler: ORTAÇAĞ, DİN, TOTEMİZM, ŞAMANİZM

 

ÖTEKİ DÜNYAYA GİDEN YOLLARIN UZUNLUĞU, HER TARAFTAN AYNIDIR”(ANAKSAGORAS/antik yunan düalisti)

 

BİLİNMELİDİR Kİ, FİLOZOFLARIN İHTİLAFLARININ HİKÂYESİNE DALMAK ÇOK UZUN SÜRER. ÇÜNKÜ ONLARIN SÖZLERİ UZUNDUR, TARTIŞMALAR ÇOKTUR, GÖRÜŞLERİ YAYGIN, METOTLARI BİRBİRİNDEN UZAK VE FARKLIDIR. ÖYLE İSE BİZ, ONLARIN ÇELİŞKİLERİNİ İZHAR ETME KONUSUNDA OLAN VE MUHALLİM-İ EVVEL, FEYLESOF-U MUTLAK OLAN KİŞİNİN GÖRÜŞLERİNDE KİÇELİŞKİYİ AÇIKLAMAKLA YETİNELİM. ONLARIN İDDİALARINA GÖREBİLİMLERİNİ TERTİP EDEN, DÜZENLEYEN; FİKİRLERDEKİ KARIŞIKLIĞI GİDEREN, ARZULARININ ESASLARINA EN YAKIN OLANI O BELİRLEMİŞTİR; BU KİŞİ ARİSTO’DUR. ARİSTO KENDİSİNDEN ÖNCE GELEN HERKESİ, HATTA FİLOZOFLARIN YANINDA ‘EFLATUN-İ İLAHİ’ LAKAPLI ÜSTADINI BİLE REDDETMİŞTİR. SONRADA ÜSTADINA MUHALEFETİNİ MZUR GÖSTERMEK AMACIYLA, ‘EFLATUN’U(PLATON) SEVERM. DOĞRUYU DA SEVERİM. ANCAK DOĞRUYU DAHA ÇOK SEVERİM’ DEMİŞTİR.”(İMAM GAZZALİ/TEHAFÜTÜ’L-FELASİFE)

 

tanrı, menşe ve öz itibariyle bir ‘akıl nesnesi’ değildir, onu bu hale, daha sonraki kuşakların akılsızlığı ya da aklı getirmiştir. O, spekülasyonun, felsefenin nesnesi ya da ürünü de değildir, çünkü ortada henüz filozoflar yokken tanrılar vardı ve evrenin nedenleri, ateşten ya da sudan ya da hatta hiçlikten meydana gelişi konusunda saçmalamak kimsenin aklına gelmediği zaman da onlar vardı. Tanrı, aslında bir talebin, dileğin nesnesidir; o, talep edildiği, içten arzu edildiği, istendiği için, tasarlanmış, düşünülmüş, inanılmış bir varlıktır. Gözün önüne denk düşen bir varlık olarak, ışığın sadece göz için gerekli bir nesne olması gibi, tanrı da sadece genel olarak bir talebin nesnesidir. Çünkü tanrıların doğası insani dileklerin doğasına denk düşer”(FİLOZOF-AHLAKÇI-DÜŞÜNÜR LUDWİG FEUERBACH/tanrıların doğuşu)

 

DOĞRUSU FİLOZOFUN AÇIKLAMALARI GÖZLERİMİ DOLDURDU VE BEN O KADAR MUTLUYUM Kİ “tanrı” KAVRAMININ İÇ YÜZÜNÜ BU DENLİ HOŞ BİR ANLATIMLA KARŞILAYANI GÖRMEMİŞTİM… GERÇİ AVRUPALI FİLOZOFLAR BU İŞİ İYİ YAPIYORLAR… ŞÜKÜRLER OLSUN! ARTIK BELKİ, “ALLAH “İSMİ ŞERİFİNİ “TANRI” DİYE ÇEVİRMEKTEN VAZ GEÇERİZ… BU TÜRDEN CAHİLLİKTEN UZAK DURURUZ, BELKİ HİÇ OLMAZSA BUNU BAŞARABİLİRİZ… KİMBİLİR, BELKİ…

 

AMA BUNA İNANMIYORUM…  BAZILARIMIZ “ben HEİDEGGERCİYİM” DİYOR. BAZILARIMIZ GEÇMİŞ ZAMANDA DURKHEİMCIYDI. BAZILARI KANTÇIDIR, BAZILARI MARKSİST VE BAZILARI DA REALİST YA DA İDEALİSTTİR… KİMİLERİ İNGİLİZ GELENEKÇİSİDİR, KİMİLERİ FRANSIZDIR VE KİMİLERİ ALAMANCIDIR. BAZILARI VAR Kİ LİBERALDİR, BAZILARI MUHAFAZAKÂR VE BAZILARI İSE DEMOKRATTIR. ULUSALCISI, KEMALİSTİ,  MİLLİYETÇİSİ, İSLAMCISI, SEÇKİNCİSİ, HALKCISI, TÜRKÜCÜSÜ, POPÇUSU, MODERNİSTİ… BİRDE ŞERİATÇI OLANLARI VAR, DOĞRUSU BUNUN AKSİNİN NE OLDUĞUNU BİLEMİYORUM. ZEKÂM EL VERMİYOR AMA AKLIMLA KENDİMİ SUSTURUYORUM! ÖTE YANDAN SEVGİLİ PROFESÖR ORHAN TÜRKDOĞANIN GÜZEL BETİMLEDİĞİ GİBİ “SİYAH” VE “BEYAZ” TÜRKLER DE VAR. GRİYE KAYANLAR, YEŞİLE TAPANLAR VE KIRMIZIYI KORUYANLARDA VAR.

BU TÜRDEN İSİMLENDİRMELER ÇAĞIMIZIN TUHAF BİR YARGI YETENEĞİNİ ELE VERİYOR; ÖTEKİLEŞTİRME HASTALIĞI!

 

(…)

 

“ âlemin güzelliği duyuları sağlam olan her insana kendisini açıkça sunmuyor mu? Öyleyse niçin herkeslere aynı şekilde hitap etmiyor? İrili ufaklı tüm hayvanlar bu güzelliği görüyor ama sorgulayamıyorlar, çünkü onlara duyularının ilettiği şeyleri yargılayacak bir akıl verilmemiş. Ama insanoğlu sorgulayabiliyor, öyle ki yaratılan varlıklar aracılığıyla görülen RAB’BIN sırlı doğasını idrak edebilsin! Ama insan bu güzelliklere öyle âşık oluyor ki, sonunda onların kölesi oluyor ve köle olunca da yargıda bulunamıyor. Yaratılan varlıklar yargılama gücünü yitirenlerin sorusuna yanıt vermez.”(AUGUSTİNUS/itiraflar/İ.S. 354-430)

 

BİLİMLERİN MERKEZİNE, BİR ZAMANLAR HEPSİNDEN ÜSTÜN OLAN İNSAN DOĞASININ TA KENDİSİNE YÖNELMEK; ORAYI ELE GEÇİRİNCE DİĞER HER YER İÇİN KOLAY ZAFERLER BEKLEYEBİLİRİZ”(HUME/insan doğası üzerine bir inceleme)

 

“hiç kimse, kendinden fazlasını göremez. Bununla demek istiyorum ki, herkes başkasında, kendisi olabildiği kadarını görür, çünkü onu ancak kendi zekâsı ölçüsünde kavrayabilir ve anlayabilir”(ARTHUR SCHOPENHAUER/aforizmalar)

 

 

 

 

 

 

  • Kategori: Teoloji
  • Saat: 14 Şubat 2013 - 16:25
Şubat
2013
02
TEOLOJİ, TASAVVUF, NOT KIYMIĞI
etiketler: TEOLOJİ, İMAN, DİN, FELSEFE

 

ONLARIN KALPLERİ VARDIR; ANLAMAZ, GÖZLERİ VARDIR; GÖRMEZ, KULAKLARI VARDIR; İŞİTMEZ. DİKKAT EDİN ONLAR HAYVANLAR GİBİDİR. BELKİ DE DELALET HUSUSUNDA HAYVANDAN DA DAHA AŞAĞIDADIR”(A’RAF SURESİ/7-79)

 

“ALLAH DİLEMEYİNCE SİZ DİLEYEMEZSİNİZ”(ED-DEHA SURESİ/76. AYET)

 

“KADERCİLER, BU ÜMMETİN MECUSİLERİDİR”(HADİS-İ ŞERİF)

 

İLİM MALDAN HAYIRLIDIR, ÇÜNKÜ İLİM SENİ, SEN İSE MALI KORURSUN, İLİM HÂKİM, MAL MAHKÛMDUR. MALI HARCAMA EKSİLTİRKEN, İLİM SARFİYATLA ARTMAKTADIR”(H.Z.ALİ-K.V)

 

“EHL-İ SÜNNET ÂLİMLERİ ARASINDA ŞEYH EBU MANSUR MATURİDİ ASHABININ YOLU NE GÜZELDİR. MAKSATLAR İLE YETİNMİŞLER, FELSEFİ SORGUDAN YÜZ ÇEVİRMİŞLERDİR. EHL-İ SÜNNET VE CEMAAT ÂLİMLERİ ARASINDA FELSEFİ DÜŞÜNME VE AKLİ DELİL GETİRME METODU ŞEYH EBUL HASAN EŞ’ARİNDEN DOĞMUŞTUR…”(İMAM RABBANİ-r.a.)

 

FİLOZOFLAR, ‘ALLAH DİLERSE YARATIR’ ŞEKLİNDEKİ BİRİNCİ ŞARTIN GEREKLİ OLDUĞUNU, ‘DİLEMEZSE YARATMAZ’ ŞEKLİNDEKİ İKİNCİ ŞARTIN İSE İMKÂNSIZ OLDUĞUNU DÜŞÜNMÜŞLER VE ALLAH’IN İRADE SIFATINI YOK SAYMIŞLARDIR. BU, ALLAH’I, BİR İŞ YAPMAYA MECBUR TUTMAKTIR. İBN ARABÎ’DE FİLOZOFLARLA AYNI GÖRÜŞTEDİR.(…) AMA KUDRETİ DEĞİLDE BURADA TEKVİNİ DÜŞÜNÜRLERSE BU OLUMLU OLUR. BU İKİSİ ARASINDAKİ FARK İNCELİKLİDİR. MATURİDİYYE’DE BU İNCELİĞİ FARK EDEMEMİŞTİR.”(ÂLİMLERİN ÂLİMİ İMAM RABBANİ-K.S.-)

 

VE BU YÜCE İMAM ŞUNU YAZIYOR;

“KUDRET, BİR İŞİ YAPMAYA VEYA YAPMAMAYA GÜCÜN YETMESİDİR. İRADE, KUDRETİN İKİ TARAFINDAN BİRİNİ TERCİH ETMEKTİR/DİLEMEKTİR”

 

NE KADAR DA MÜKEMMEL BİR AÇIKLAMA! BURADA ÇAĞIMIZIN FİLOZOFLARININ BİR TÜRLÜ ÜSTÜNDE BULUŞAMADIKLARI “EYLEM” DÜŞÜNCESİNİN ÇOK MÜKEMMEL BİR İÇTİHATLA ORTAYA KONULMUŞ OLDUĞUNU GÖRÜYORUM. İNSAN “SEÇİM ÖZGÜRLÜĞÜNE” SAHİPKEN, BU ÖZGÜRLÜĞÜN YARATICISI DEĞİLDİR! İRADE İLE KUDRET ARASINDA Kİ BU MÜKEMMEL AYRIM, BANA O KADAR TEORİYİ BERTARAF ETTİRİYOR Kİ; İNSAN SEÇİM YAPABİLME ÖZGÜRLÜĞÜNE SAHİPTİR VE BU ÖZGÜRLÜK, X İLE Y ARASINDA OLAN SEÇİMİ DEĞİL, BU “SEÇİMİN BİZATİHİ KENDİSİNİ” İLGİLENDİRİYOR…    

 

“İLİMDEN DAHA GÜÇLÜ BİR ŞEY YOKTUR, ÖYLE YA PADİŞAHLAR İNSANLARA HÜKMEDERKEN ÂLİMLERDE SULTANLARA HÜKMEDER”(ED-DÜELİ)

 

“ALLAH, HER ŞEYİN YARATICISI OLMASI HASEBİ İLE İNSAN FİİLİNİN DE YARATICISIDIR. DOLAYISI İLE YARATMA YÖNÜNDEN FİİLE TESİR EDEN GÜÇ; ALLAH(C.C.)’IN OLMUŞ OLUR. FİİLİN İKİNCİ YÖNÜ İSE, İNSANA AİTTİR. ALLAH(C.C.) TARAFINDAN YARATILAN BİR FİİLİ İCRA ETMEK, İNSANIN İŞİDİR”(İMAM MATURİDİ/M.SAİD YAZICIOĞLU AKTARIM)

 

“FİLOZOFLARA GÖRE ALLAH, İRADE SAHİBİ DEĞİLDİR. HATTA ONLARA GÖRE, ALLAH’IN HİÇ BİR SIFATI YOKTUR. KENDİSİNDEN NE ÇIKARSA ZORUNLU OLARAK ÇIKAR”(İMAM-I GAZALİ/TASVVUFUN İLKLERİ)

 

“MÜRCİE FIRKASI; ‘ KALP İLE İNANAN KİŞİ ASLA CEHENNEME GİRMEZ, MÜMİN NE KADAR İSYAN EDERSE ETSİN CEHENNEME GİRMEZ’ DEDİLER”(GAZZALİ(K.S.))

 

BU TÜRDEN GÖRÜŞLERE GÜNÜMÜZDE DE RASTLIYORUZ; BAZI BATILI BİLİM ADAMLARINI CENNETE SOKANLAR VAR, GEÇMİŞTE BU KADAR BİLE İLERİ GİDİLMEMİŞTİ; PES!

 

H.Z. ÖMER(r.a.) KELAM İLMİNİN KAPILARINI KAPATAN KİŞİDİR. KELAM İLMİNİN DOĞMASINA BİDATLAR SEBEP OLMUŞTUR. BU İLİM SINIRLI BİR AMAÇ İÇERMİŞTİR. KELAM ÂLİMİ, DİĞERLERİNDEN FARKLI OLARAK, MÜCADELE VE SAVUNMA SANATINA SAHİPTİR”(GAZZALİ)

 

İMAM GAZZALİ(K.S.)’YE KARŞI NEDEN BİR TAKIM ELEŞTİRİLER OLDUĞU ÇOK AÇIK GELDİ BANA. BU BÜYÜK DEHANIN İSLAMA NASIL BİR HİZMET İÇİNDE OLDUĞU NE KADAR DA AÇIK VE SEÇİK! SELÇUKLU ORDULARININ YAPAMADIĞI HİZMETİ YAPMASI, ŞU YUKARIDA GEÇEN TANIMLAMASINDA PEK AŞİKÂR VE ENGİNDİR! ÇÜNKÜ O, DİN İLE FELSEFEYİ APAYRI BİR BİÇİMDE GÖRMÜŞ, KALP İLMİNDE YENİ BİR ÇIĞIR AÇMIŞTIR! PEKİ, AMA BEN NEDEN BU KADAR “GERİ” KAFALIYIM? ASLINA BAKILIRSA GÜNÜMÜZ BATI FİLOZOFLARINDAN BİR SÜRÜ ÖRNEKLER SUNUYORUM(BU WEB SİTESİNDE) VE HEPSİNİ BURAYA YAZMAK NİYETİNDEYİM. BU BATILI FİLOZOFLARIN ÇOKLARININ, ÖZELLİKLE ÇAĞDAŞ DÜŞÜNCE DE, İNANÇ VE İMAN KONULARINDA FELSEFENİN YER ALMAMASI GEREKTİĞİ KONUSUNDA BİRLEŞMİŞ OLMALARI DİKKAT ÇEKİCİDİR. HATTA ÖYLE Kİ, ELEŞTİRDİĞİMİZ MANTIKÇI POZİTİVİSTLERİN BÜTÜN AMACI FELSEFENİN BİR BİLİM KONUSU OLDUĞUNUN GÖSTERİLMESİDİR. POZİTİVİZMİN BABASI FİLOZOF HUME, “BEN İNANCI ANLATACAK KADAR GÜÇLÜ BİRİ DEĞİLİM” DEMİŞTİR VE FELSEFE İLE DİNİN BİRLİKTELİĞİNE DERİN BİR TEPKİ GÖSTERMİŞTİR… FİLOZOF KANT YA DA LEİBNİZ, ÇAĞDAŞIMIZ FİLOZOF SEARLE VE HABERMAS VE DİĞERLERİ… FELSEFENİN BİR BİLİM KONUSU OLDUĞU YÖNÜNDEDİR VE ARTIK O, EVRENSEL KONULARI KENDİ BAŞINA ÇÖZÜMLEYEMEYECEKTİR…

 

BENZER BİÇİMDE MİTOLOJİ İLE YA DA MİSTİK BİR DÜŞÜNCE İLE TASAVVUF ARASINDA ÇOK BÜYÜK AYRIMLAR SÖZ KONUSUDUR. TASAVVUF, KALBİN VE NEFSİN İYİ VE KÖTÜ HALLERİNİ BİLMENİN, KÖTÜ HALLERDEN TEMİZLENMENİN BİR İLMİDİR. TASAVVUF DİNİN ÖZÜDÜR. İNSAN, BEDENİNİN VE RUHUNUN BİR BÜTÜNLEŞİKLİĞİNİN KONUSUDUR; BEDENİMİZİN MADDİ İHTİYAÇLARINI NASIL GÖRMEZDEN GELEBİLİRİZ? BU BİR BİYOLOJİ, FİZİK VE KİMYA VE DİĞER KONULARIYLA ÇEPÇEVRE SARILIDIR. OYSA İNSAN RUHU BU İLİMLERLE ANLAŞILAMAZ, BEYNİMİZİN NÖRONLARININ ŞEMALARINI ÇİZEN FİZİKALİSTLER, BEDENİMİZİN EYLEMLERİNİ ANLAMANIN PEŞİNDEDİRLER. AMA RUHUMUZUN BİR ŞEMASINI ÇİZMEK NASIL MÜMKÜNDÜR? İNSAN BEDENİNDE ÖRNEĞİN PARMAK İZLERİNDE NASIL Kİ BİNBİR ÇEŞİTLİLİK VAR İSE EĞER, O HALDE İNSANLARIN RUHSAL YAPILARIDA BİNBİR FARKLILIKLAR İÇERMEKTEDİR. DÜŞÜNME ÜSTÜNDE KİM BELİRLİ KALIPLAR KOYABİLMİŞTİR? RUHUN GIDASI DUYULARLA DEĞİL, HİSLERLE ELDE EDİLEBİLİR. ÖRNEĞİN MÜZİK BU YÜZDEN RUHUN GIDASI OLAMIYOR; ONU DUYUYORUZ! RUH VE NEFS, İNSAN BEDENİNDE İKİ AYRI GÜCE SAHİPTİR. BU İKİ GÜCÜ AŞMANIN YOLU KALBİN GIDALANMASI VE ONUN AKLANMASI İLE MÜMKÜNDÜR. KİMSE NEFSİYLE DOĞRUDAN ÇATIŞMAYA GÜÇ YETİREMEZ. KİMSECİKLER, POLİS GÜCÜYLE ADALETİ TESİS EDEMEZ VE ADALET, VİCDAN OLMADAN TAMAMLANAMAZ.

 

“NEFS(İNSANA) MÜBALAĞA İLE KÖTÜLÜĞÜ EMREDER”(YUSUF SURESİ/52)

 

NEFS, KÖTÜLÜKLERİN DEPOSUDUR”(İMAM RABBANİ-K.S.-)

 

NEFSİMİZ, BİZİM BİR YARAMAZ ÇOCUĞUMUZ GİBİDİR; ONU NE ATABİLİRİZ NE DE SATABİLİRİZ, TEK ÇARE TERBİYE ETMEKTİR. NEFSİN TERBİYESİ, İNSANIN ERDEMLİĞİDİR. İNSAN, NEFSİYLE BİRLİKTE YAŞAMAKTADIR. MEVLANANIN DEDİĞİ GİBİ ASLINDA, “NEFİS BİR KÖPEKTİR, SAHİBİYLE İYİ GEÇİNMEK GEREKİR”.

 

AŞAĞIDA KISA NOTLAR SUNDUM. TEOLOJİ İLE İLAHİYAT İLİMLERİ AYNI ANLAMA GELMEZ, BU YÜZDEN FELSEFE İLE DİNİ ANLAMAYA ÇALIŞMAK, BENZİNLE ATEŞİ SÖNDÜRME ÇABASI KADAR FECİDİR! CAHİLCEDİR! DİNİ SAVUNMANIN YOLU POLİTİKA DEĞİLDİR, FELSEFE DEĞİLDİR, BİLİM DEĞİLDİR, SANAT YA DA EDEBİYAT DEĞİLDİR; ONU YAŞAMAYANIN SÖZLERİNE İTİBAR ETMİYORUM! DİNİ YAŞAMAK, DİNİN EN ÖZGÜN SAVUNUSUDUR. DİNİ YAŞAMAK ONUN ÖĞRETİLERİNİ UYGULAMAKTIR VE UYGULAMANIN ADI SÜNNETTİR.        

  • Kategori: Teoloji
  • Saat: 02 Şubat 2013 - 16:36