Arama Motoru
Kategoriler
Müzik Köşesi
Resim Köşesi
Mart
2016
06
SOSYOLOJİ ÜSTÜNE NOTLAR:BÖLÜM 10,
etiketler: EKONOMİ, KADIN, TARİH

SOSYOLOJİNİN TEMEL KAVRAMLARI

 

E) KADIN

 

Kadınların sorunu eril bir dünyada özellikle modern sonrası süreçlerde daha belirgin bir şekilde kendini göstermeye başlamıştır. Modern devlet ve kapitalist ekonomi kadının ev içi bir üretim birimi şeklinde tasavvur ederek erkeğe, evin ve devletin sahibi hakkını meşrulaştırmıştır. Bu da modern ekonomiyle birlikte kadın sorununun giderek belirginleştirmesini sağlamıştır.

 

Bourdieu “Eril Tahakküm” adlı çalışmasında açık bir tespitte bulunur: “Eril düzenin gücü, kendi haklılığını ispat etmeye yeltenmemesinde görülür.” Eril bir toplumda en açık etki toplumsal sistemin inşa ettiği dilin ayrımcılığında yatar. Aynı temelde ortaya çıkan ayrım yaşamın pratik alanını kaplar ve erillik kendi gücünü sistem aracılığında inşa eder (Bordieu, 2014: 22).Toplumsal cinsiyet tam da burada bir “inşa” süreci olarak kendini yeniden üretir ve bitmez bir süreklilik içinde tarihin her döneminde karşımıza dikilir.Bu ister biyolojik temelli bir çıkarımla isterse kültürel farklılıklar açısından gözlemlensin; ekonomik ya da politik (ve sosyal teoriyi kapsayan temalar eşliğinde) erillik her defasında kendi gücünü yeniden üretmesini bilmiştir...

 

Cinsiyet temelli bir yaklaşım açısından kadın ile erkek ayrımının kesinlik içerdiğine dair görüşler, en azından farklı coğrafyalar açısından düşünüldüğünde (“keskin” bir) ayrım yapmamıza imkân vermiyor. Ancak kadın erkek ayrımında antropolojide geçen iş bölümlerinin çıkış nedeni kadının işgücüne katılım temelinde soruşturulmuş ve ilkel dönemden günümüze kadar bu süreç, farklılıklarına rağmen devam etmiştir. Küresel sistem içinde kadın işgücünün erkek kesim üstünde alternatif bir güç olarak etkisi artmış olsa da sonuç olarak eril tahakküm yerli yerindedir. Buradan hareketle cinsiyet ve toplumsal cinsiyet ilişkisinin temel konularından bir tanesi kadının biyolojik zeminden çıkarılan işgücü katılım ve ev-içi edindiği rollerle ilgili tartışmalara dayanmaktadır.

 

Aşağıda (içerik kısmında) kadınlar üstüne yaptığım çalışmaların bazılarından kısa kesitler sunulmuştur. Edit kitap çalışmamızın içerikleriyle ilgili ilerleyen zamanda özetler şeklinde yazı içeriklerinden kesitler sunacağım.

 

 

                                   Bir sakıncadır bir tehlikedir bu

hâlâ erkeklerin olan bu dünyada

yürümek yalnız başına.

Her dönemeçte bekler seni

pususu saçma rastlantıların.

Sokaklar yaralar seni

meraklı bakışlarla.

Yoldaki yalnız kadın.

Tek savunman senin

savunmasız olman.

Düşünmedin erkeği

dayanılacak bir destek gibi,

yaslanılacak bir ağaç gövdesi,

sığınılacak bir duvar gibi

düşünmedin erkeği.

Düşünmedin erkeği

bir köprü, bir tramplen gibi.

Yapayalnız çıktın yola

Eşit koşullarda tanımak istedin…

Uzaklara gidebilecek misin,

yoksa düşecek misin çamurlara?

Bilmiyorsun, direngensin ama.

Devirseler de seni yarı yolda

gene de bir yerlere varmış olacaksın

mutlaka.

Yoldaki yalnız kadın herşeye rağmen yürüyorsun

Herşeye rağmen durmuyorsun.

 

 

                                                                                 “Yoldaki Yalnız Kadın”, Blaga Dimitrova

                   

 

  • Kategori: Sosyoloji
  • Saat: 06 Mart 2016 - 13:14
Ağustos
2015
23
SOSYOLOJİ ÜSTÜNE NOTLAR: BÖLÜM 9)
etiketler: AİLE, BİREY, TOPLUM

SOSYOLOJİNİN TEMEL

KAVRAMLARI

 

 

   

             

                                     D) AİLE

 

 

 

 

 

 

 

Anneler olarak kadınlar, annelik kapasitesine sahip, annelik yapmaya arzulu kızlar yetiştirir. Bu beceriler ve gereksinimler anne-kız ilişkisi içinde oluşur ve bu ilişkinin dışında gelişir. Anneler olarak kadınlar (ve anne olmayan olarak erkekler) tam tersine bakıp büyütme becerileri ve gereksinimi sistematik olarak azaltılan ve bastırılan oğullar yetiştirir. Bu da erkekleri daha sonra ailedeki dokunaklı rollerine ve kamusal hayatın, iş hayatının şahsilikten uzak, aile dışındaki dünyasına hazırlar. Aile içinde gelişen, kadınların annelik yaptığı ve erkeklere kıyasla duygusal, insan ilişkilerine daha fazla katılım gösterdiği cinsiyete dayalı iş bölümü, kız ve erkek çocuklarda psikolojik becerilerin ayrılmasına yol açar, bu da onları cinsiyete dayalı, aile kaynaklı iş bölümünü yeniden üretmeye yöneltir… Ailede ve aile dışında kadınların başlıca sorumluluğu çocuk bakımıdır; kadınların büyük bölümü anne olmayı ister, annelik yapmaktan haz duyar; bütün çelişkileri ve tezatlarıyla kadınlar annelikte başarılı olmuşlardır” (CHODOROW, Aktarım: M. Castells, cilt -2, Kimliğin gücü adlı eser, İstanbul Bilgi Üniversitesi yayınları)

 

Yalnızlığın karşısında yer alan aile, modern sonrası döneme ilişkin ciddi değişimler geçirmektedir. Bunun belli başlı bir nedeni, teknolojide meydana gelen mikro düzey değişimler eşliğinde bireylerin kendilerine özgü bir alan yaratma imkânına kavuşmuş olmalarıyla ilgilidir. Diğer anlamda aile bağları denilen genel karakter, toplumsal sistemde ağ-toplumu çerçevesinde özgünlüğünden uzaklaşmaktadır.

 

Bir diğer neden ise toplumsallığın önemli bir başlığı olan ataerki yapılanmanın gevşemesinden kaynaklanmaktadır. Örneğin eşcinseller çocuk bakımı üstlenerek evlilikler yaşayıp, aile olabilmektedirler. Diğer yandan esnek ekonomi aracılığıyla kadınların daha çok işgücü katılımı sahibi olmalarından kaynaklanan geleneksel “anne-baba” rolünün aşınmasıyla da ilgilidir. Bir diğeri ise çocuksuz bir yaşamın toplumda rağbet görmesidir. Bunun da çalışma hayatıyla ilgili bağları olduğu açıktır…

 

(…)

 

Bu başlıkta aile üzerine kısacık bir not hazırladım. Aile sosyolojisi sosyal teoride önemli bir yere sahiptir ve feminizm konulu not öbeğime geldiğimde aileye dair yaklaşımları tekrar hatırlatmış olacağım.

 

Sevgili okur:

 

Yaklaşık bir aydır yoğun bir yazı çalışması içindeydim. Editörlük yaptığım kitap çalışmamın tematik başlığı “kadın algısı” üzerine olacaktır. Bu çalışmanın temel yaklaşımı, kadınların farklı disiplinler açısından algı çerçevesinde sorgulanmasına dayanmaktadır. Kadınlarımız ve dünya kadınları açısından “kadın algısı” ciddi problemlerle doludur. Üç aydır başlatılan bu proje, eylül ayında nihayete ermiş olacak ve katılımcı yazarlarımızın metinleri tamamlandığı zaman basım işine yönlenecektir. Elbette bu çalışma yayın sürecini tamamladığında burada sizlerle paylaşılacak ve içeriği geniş bir şekilde anlatılacaktır. Bunları haber verme nedenim, aile sosyolojisine yeniden geri dönüş yapacağımı aktarmış olmaktır.

 

Yaptığım çalışmalarım (bilimsel makaleler) disiplinler arası etkileşimlerle iç içedir. Tıpkı web sayfamdaki yaklaşımımda olduğu gibi (“Zihnin İnşası”) sosyal teori birçok alt başlığın bir tümleyeni biçimindedir. Sosyoloji tarihini ele alma aşamasında da bu alt başlıklar önem arz etmektedir.

 

Sevgiyle kalınız efendim…  

  • Kategori: Sosyoloji
  • Saat: 23 Ağustos 2015 - 23:38
Temmuz
2015
22
SOSYOLOJİ ÜSTÜNE NOTLAR: BÖLÜM 8)
etiketler: TARİH, BİREY, SINIF

                                       

 

 

                                                         

 

                                         

 

 

 

 

   

     C) TOPLUM KAVRAMINA DEVAM…

 

 

200.000 yıl önce Afrika’nın bir yerinde, günümüzde yer küre üzerindeki her insanın ortak atası olan bir kadın yaşadı. Tüm homo sapiens türünün (modern insanların) ilkel atasıydı. Onu ‘Afrikalı Havva’ diye tanıyoruz. Bu gerçeği, fosilleşmiş kemikten elde edilen delillere dayanarak diğer bilim insanlarının ulaştıkları sonuçları teyit eden ve güçlendiren DNA analizi ortaya çıkardı.

DNA, hücreler içinde bulunan ve organik yaşamın detaylı bir planını sunan kimyasal koddur. Çeşitli yaşam biçimlerinin birbirleriyle ne kadar yakından ilgili olduğunu görmek için benzerlikler ve farklılıklar incelenebilir. Mutasyonlar, oldukça düzenli hızlarda olur ve birikir. Bu, genetikçilerin türler içindeki ve arasındaki biyolojik çeşitliliği ölçmelerine izin verdiği gibi iki grubun birbirinden kopup karışmasının ne kadar zaman önce sonlandığını tahmin etmeye de yarar. Bu nedenle DNA’mızdaki mutasyonlar, geçmişimizin, canlı doku içindeki ‘fosil’ kanıtlarını meydana getirirler.” (FAULKNER, Marksist Dünya Tarihi, yordam kitap).

 

 

Yaşamak için tarihe değil, aşka ihtiyacım var (aşk burada yemeyi, içmeyi, sevişmeyi, yaşamayı ve ölmeyi karşılamaktadır) : çünkü ben bugünü yaşıyor, anlıyor, görüyor ve hissediyorum. Bugün varım, yarın hakkında düşüncelerim; gecenin sonunda, belli belirsiz bir his ya da düşünceden daha fazlasını içermiyor. Düne dair düşüncelerime gelince; onu okuyorum, ama onunla yaşamıyorum. Ona dair bir şeyler biliyorum ama bilgim hakkında bugünüm kadar emin olamıyorum. Ben şuan yaşıyorum, az sonra yaşamaya dair bir fikrim olduğu için kendimi algılıyor, tüm “diğer” olan her şeyle –yani kendim dışında kalan tüm fenomenlerle bir ayrım içinde oluyorum. Bu da bana, bu anımı –yaşadığım anımı veriyor.

 

(şöyle düşünelim: yelkenli gemi tekniğinden motorlu bir tekniğe geçilmiş olmasının bana sunacağı toplumsal gerçeklik; acaba, Platon’un asırlar öncesinden yazdığı “devlet” kitabının sunacağı gerçekliğin karşısında inandırıcılığı bakımından ne oranda güçlüdür? Yunan mitolojilerinin öğretisi bir gerçeklik inşasına imkân tanıyorsa ve “tanrı” için bunlardan yola çıkarak yorumlar yapıyorsam; dinin güncel yaşamında sunduğu tanrı gerçekliğinin inandırıcılığına neden şüphe ile bakıyorum?) 

 

Tarihi okuyorum ama beni ya da seni ya da bir tarihçiyi; birbirimizden farklı kılan tam olarak nedir? Daha çok okumak mıdır, daha çok ilgi ya da meraklanmak mıdır? Hepsi ya da hiç biri olabilir; ama ortak yanımız her birimizin “tarihimizin” yazarı olamadığımızdır/olamayacağımızdır. Bu yüzden, yani her birimizin şuan yaşıyor olmamız, bizim tarihimizi bizim değil, başkalarının yazacak olmasıdır. “Ben yaşıyorum” diyorum ve bunu bu web sayfasına yazıyorum ve ben bir tarihi vesika bırakmış oluyorum. Bir süre sonra öldüğümde, “yaşıyorum” sözü gerçek olmayacak, ama yazdıklarım yanlış da değildir; zira bunu bir süre önce yaşayarak yazan bendim!  

 

Hayat tam da bir muamma… 

 

Gerçeklik ile sanrı arasında bu kadar dahi ayrımdan söz edemiyoruz. Şunu sormalısın bence; Gerçek olandan konuştuğumuzda tam olarak neyi konuşmuş oluyoruz? Kendimizi mi yoksa dünde kalan anılarımızı mı ya da bilmediğimiz ama var olduğuna dair şüphelenmeye pek de meyilli olmadığımız yarın mı?

 

Tam olarak gerçek nedir?

 

Hadi söyle şimdi; gerçekliğin bizim için önemli olmasını bize sağlayan şey nedir? Neden, sadece yaşamakla yetinmiyor da her zaman bir gerçeklik peşinde koşmayı istiyor, bunun uğruna planlar yapıyor, yarış ediyoruz? Hiç ulaşamadığımız ama her zaman bizi tatmin eden şey ne olabilir? Mesela meraklanmak mı? Yoksa aslında, yaşamak ve planlamak –gerçeklik peşinde koşmak her zaman birlik midir?

 

Biz insanız, insanlar, bizleriz ve bizler, nasıl ki bir mermere şekil verip onu anlamlandırmışsak ve buna da sanat demişsek; köpeklere de pek ala içselimizden bir şeyler yükleyebiliriz (şöyle düşün: bin yıl öncesine ait bir mermere –bir taş parçasına –o kadar çok anlam yükleriz ki? Bu ne kadar gerçeklik inşasıdır acaba? ). Bazılarımız bir tel parçasına çok anlamlar yükler; onunla sanat icra eder ve bununla da pek ala tatmin olur. Oysa sadece o, bir tel parçasından daha fazlası değildir ve çıkardığı sesler, suyun ya da taşın ve rüzgârın vs. çıkardıkları seslerden çok ya da az doğal değildir. Bazıları bu yüzden nefesli çalgıları çok daha içsel bulurken diğerleri, kulağa seslenenleri derinleştirir vs.  

 

Gelinen nokta da gördüğüm şudur; gerçeklik bizim anlam yüklediklerimizin çok daha ötesinde bir yerde değil, o bizim doğrudan içimizde ve biz neyi nasıl istiyorsak, onu gerçek gibi algılamak için niyetliyizdir; bu da gerçekliğin yaratımıdır. Buradan hareketle bazıları toplum kavramına veya bazıları da birey kavramına gerçeklik yükler, sonra da sosyolojisini bu uğurda disipline ederek teoriler üretmeye çalışır. Kendimi düşünüyorum; kitaplara olan ilgim asla insanlara ya da hayvanlara ve doğaya olan ilgimden daha değerli olmadığı halde, her zaman tersi yönde aleyhimde bir algı oluşmuştur. Bu da bizim toplum olarak sosyo-psikolojik çarpıklıklarımız arasındadır: Kendi algılarımıza her zaman ortak birilerini bulma çabası olarak…

 

Sevgili okur,

 

Toplum kavramına devam etme nedenim tam da burasıdır; birey mi yoksa toplum mu gerçekliktir? Ya da şöyle sormalısın; gerçekliğin inşası bireylerden mi yoksa toplumlardan mı yola çıkılarak mümkün olabilir?  Buda beni her bir kişinin yine de bilinçli niyetlerine taşır ve eğer ki kültürel yönü baskınsa kişi, “toplumsallığı” gerçeklik inşası olarak algılar. Yok, eğer kültürel tutum bir kişi için gelenekten ibaret olur da değişimi öne çıkarırsa bireyden yola çıkarak bir gerçeklik inşasına yönelir. Bazen de toplumsallığı ve bireyselliği bir arada görme eğiliminde oluruz. Ancak sen bana, “hey! Birey olmadan toplumdan toplum olmadan da bireyden söz edemeyiz”, diyebilir ve beni şaşırtabilirsin. Ama ben bu tartışmaya da çekimser kalırım. Zira bana hala gerçeklik hakkında dişe-değer bir şeyler söylememişsindir.

 

Ama toplumsal düşün içinde “birey mi” yoksa “toplum mu” tartışmalarını aşmak için çok çaba sarf edilir. “yapılaşma”(Gıddens) teorisinden “habitus” (Bourdıeu) kavramına kadar bu işler çok su götürür. Bazıları da mesela J. SEARLE gibi dilciler, birey ya da toplum fikrinden farklı olarak dilin inşasına yönelerek tartışmaya nesnel bir açıklık sağlamayı denerler.     

 

 

                               Kendine sarılan aşk gibi;

 

“…kendine olan aşkıyla eridi bitti ve gölün kıyısında öldü. Öldüğü yerde yeni bir çiçek açtı, adı da nergis (narcisussus) oldu.” (Berger, Arthur)

 

 

KENDİNE SARILAN AŞK

 

Ben senden önce, yalnız değildim.

 

Yalnızlığı seninle öğrendim.

 

Aşk için söylenenler yabancıydı bana,

 

Şimdi her gece koynuma alıp, yatıyorum onunla.

 

 

Aşk da tıpkı kötü bir şans gibidir, insanlara uğraklar yapar: sıra bendeydi...

 

 

Sen ya da başkası, ne fark ederdi ki?

 

 

 

  • Kategori: Sosyoloji
  • Saat: 22 Temmuz 2015 - 22:47
Temmuz
2015
11
SOSYOLOJİ ÜSTÜNE NOTLAR: BÖLÜM 7)
etiketler: TOPLUM, TARİH

 

 

SOSYOLOJİNİN TEMEL KAVRAMLARI

 

 

 

 

                                     

 

                           

 

C) TOPLUM

 

“Social” kavram olarak modernlikle birlikte tartışma alanına sahip olmuş, “geleneksel ve modern” ayrımında; kültürel bir zemin üstünden ele alınıp irdelenmiştir. Dolayısıyla sosyoloji disiplini anlamında toplum, özellikle modern dönemlerin konusu olarak yakından incelenmektedir. Önceki şıklarımızda (A ve B) kısaca değindiğimiz “yapı” ve “işlev” kavramları, “toplum/social” anlatımıyla iç içedir. Buradan hareketle bir toplumdan söz edildiğinde ya da bir toplumu incelemeye aldığımızda, en temel iki kavramı (yapıyı ve işlevini) gözlemlemek durumunda kalıyoruz.

 

Sözgelimi Ortaçağ toplumunu irdelerken neleri düşünmemiz gerektiğine bir bakalım. Öncelikle burada Avrupa ve doğu toplumları için ortak bir konu olan “Tanrı” merkezli yaşam ve yönetim tipleriyle karşılaşırız. Avrupa’da kilise bir yönetim tipi olarak merkeziyetçi devlet sisteminin yerine geçmiş, ancak yerel bir örgütlenme olarak toplumlar üstünde: sosyal, ekonomik, siyasal, ahlaki, sanatsal vs. birçok alt başlıklar da etkili olmuştur. Bu etkilerin ışığında ortaçağ Avrupa toplumlarının ileriki dönemlerde de etki altında kaldığına dair şüphemiz olabilir mi?

 

Demek ki ortaçağ toplumunun yapısal ve işlevsel olarak kurumsal yapılarının irdelenmesi, o halde bizlere bu toplumlar hakkında nesnel, belirgin, öngörülebilir vs. türden tespitlere sahip olma imkânı da verecektir. Kurumlar dediğimizde din, politika, ekonomi, sanat vs. insan ilişkilerinde her zaman aracı olarak kullanılmak adına inşa edilmiş; iletişim ve etkileşim temelli tüm varlıkları da anlayabiliriz. Kilise kurumunun gelişimi ve etkileri, bu kurumun dönemsel olarak bireyler ya da gruplar üstünde edindiği konumu hakkında bize bilgi verdiğinde, biz, dönemsel olarak toplumlar hakkında bilgi edinmiş oluyoruz. İşte sosyoloji de toplum kavramının bir karşılığı bu şekilde ortaya çıkmıştır.

 

Şimdi:

 

Aşağıda verdiğim alıntıya dikkatle göz atalım.

 

Toplum kuramı nedir? Bence belirleyici üç özelliği var:

1. Toplum kuramı, politik kurumlardan ayrı olarak düşünülen toplumla ilgilidir;

2. Toplum kuramı, değişik toplum türlerini birbirinden ayırır ve bunlarla ilgili genellemeler yapmaya çalışır;

3. Toplum kuramı, özellikle modernliği –yani son birkaç yüzyılda modern Batı’da ortaya çıkan ve bir bütün olarak dünyayı egemenliği altına almaya başlayan toplum biçimini –çözümlemekle ilgilidir.

 

Böyle anlaşılan toplum kuramı, tarihsel olarak yeni bir olgudur ve bunun tek nedeni 3. Durum değildir. Klasik Antik dönemin büyük felsefecileri ve tarihçileri –Plato ve Aristoteles, Thucydides ve Polybius –politik yaşamla ilgili güçlü analizler yaptılar. Ancak onların yazıları, gördükleri kadarıyla insan doğasının değişmez özellikleri ile her biri sırasıyla tiranlığa, oligarşiye ve güruh yönetimine dönüşerek yozlaşmaya eğilimli olan belirli devlet biçimleri –monarşi, aristokrasi ve demokrasi –arasındaki ilişkiyle ilgiliydi. Başka bir deyişle, Yunanlılar toplumu, tartıştıkları değişik politik kurum türlerinden farklı bir şey olarak kavramsallaştırmadılar. Böylesi bir hareketin 18. Yüzyıl Aydınlanmasını beklemesi gerekiyordu.”(ALEX C. Toplum Kuramı –tarihsel bir bakış, iletişim yayınları,2011).     

 

Anlatılanlar toplum kavramının kuramsallaştırılma biçimleridir. Gerçekten de yazarında vurguladığı nokta: yani toplumların kuramsal olarak değerlendirilmesi, tipleştirilmesi modern dünyanın bir tasavvurudur. Aydınlanma çağının tipolojik yaklaşımları, sadece toplumsal değil, temelinde kültürel çıkarımlarla ilerlediğinden, toplum kuramlarının varlığını da, modern ideolojilerin etkisine borçluyuz.

 

Kısa bir açıklamayla “toplum” fikri üstüne giriş yapmak adına…

 

Sevgiyle kalınız…  

 

  • Kategori: Sosyoloji
  • Saat: 11 Temmuz 2015 - 21:27